Adres Bilgisi Yazılacak
+90 000 000 00 00
info@kusiad.org
KÜLTÜRÜNÜZ YOKSA GELECEĞİNİZ YOKTUR: İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi Profil Önerisi
Prof.Dr.Metin EKER
Ağırlıklı olarak görsel kültür çağında yaşıyoruz. İletişim ve etkileşimin kapsayıcı yöneylemlerinin niteliği olarak görsel kültürel hakimiyet, koşullu bir motivasyon ve kitlesel manipülasyonların da belirleyicisi ve yönlendiricisi konumunda hem tesirli hem de güçlü. Bu durumun yarattığı devinime muhatap olmanın zorluklarını kolaylaştırmak da kültürel kapsamın bir diğer içeriği. Dolayısıyla çoklu estetik yapılanmalar ve kaotik sosyalitelerin yarattığı bir dejenerasyonu da beraberinde getiren yeni kültürel ekolojilerin pedagojik problematikleri de son derece dinamik ve değişken. Bir başka ifade ile “kültürel çöplük ve kaos estetiği kapsamlı yeni kültürel ekolojilerin hem geçmiş kültürel kapsam ile hem de gelecek kültürel kapsam ile “emre hazır bir savaş” sergilediğini iddia etmek son derece mümkündür.
“Kültürünüz yoksa geleceğiniz yoktur” ve “önce kültür” gibi sloganist gelecekçi motivasyonlara ait politikalar şu anda hem Avrupa Birliği hem de dünyanın gelişmiş coğrafyalarında bir “odak çalışma” içerikleri ile önemli ve öncelikli durumdadır. Ülkemiz yukarıda bahsettiğimiz “kültür savaşları”nı hissederek yaşamaktadır. Acilen bir “kültür politikaları ve yönetimi” kapsamlı bir akademik yapılanmaya ve bu akademik yapılanmaların bölgeselleştirilmesine ihtiyaç gerekmektedir. İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi projesi, yukarıda genel olarak eksenleri ve problem anlamları özetlenen gelecekçi problematiği akademik kılmanın mümkün örneklemini sunmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş meşalesinin yakıldığı şehir olarak Samsun, yalnızca Milli Mücadele Şehri, Kurtuluş Şehri, 19 Mayıs Şehri , İstiklal şehri değil aynı zamanda bütün bu sıfatların sembolleştiği kavram olan “İlkadım Şehri” unvanı ile anılmaktadır. Bu tarihsel kapsamının dışında ve günümüzde ise Sağlık Kenti, Spor Kenti ve Sanat Kenti potansiyellerini ulusal ve uluslararası kapasitelerle birleştiren öncü “kent profili”ni de oldukça işlemektedir. Karadeniz Bölgemizin ve ülkemizin yaşam kalitesi ve konfor donatıları yüksek önemli coğrafi nitelikleri ve beşeri kapasiteleriyle de orantılı “güçlü kent” örgüsü ile oldukça dikkat çekmektedir. Bu potansiyeli ve muharrik karakteri ile Samsun’da kurmayı hedeflediğimiz “İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi”nin bünyesinde;
• Kültür Politikaları ve Yönetimi Fakültesi
• Sanat ve Tasarım Fakültesi
• Mimarlık Fakültesi
• Devlet Konservatuvarı
• Güzel Sanatlar Meslek Yüksekokulu ve
• Kültür ve Sanat Enstitüsü
gibi akademik yapılar söz konusu olacaktır. Şu andaki OMÜ Güzel Sanatlar Kampüsü butik üniversite önerisini ve yapılanmasını karşılayacak kapasiteye sahiptir.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi, Samsun, 2025.
BÖLÜM I
Önce Kültür
Ağırlıklı olarak görsel kültür çağında yaşıyoruz. İletişim ve etkileşimin kapsayıcı yöneylemlerinin niteliği olarak görsel kültürel hakimiyet, koşullu bir motivasyon ve kitlesel manipülasyonların da belirleyicisi ve yönlendiricisi konumunda hem tesirli hem de güçlü. Bu durumun yarattığı devinime muhatap olmanın zorluklarını kolaylaştırmak da kültürel kapsamın bir diğer içeriği. Dolayısıyla çoklu estetik yapılanmalar ve kaotik sosyalitelerin yarattığı bir dejenerasyonu da beraberinde getiren yeni kültürel ekolojilerin pedagojik problematikleri de son derece dinamik ve değişken. Bir başka ifade ile “kültürel çöplük ve kaos estetiği kapsamlı yeni kültürel ekolojilerin hem geçmiş kültürel kapsam ile hem de gelecek kültürel kapsam ile “emre hazır bir savaş” sergilediğini iddia etmek son derece mümkündür.
Kültür için yeni bir kategorizasyon ya da tasnif biçimi belirlemek mümkündür. Bu kapsama göre kültürü dört (4) basamaklı bir taksonomi içinde değerlendirebiliriz:
Bu taksonomiye baktığımızda hem bir bağlantılılıktan hem de bir bağlantısızlıktan bahsedilebilir. Ancak özellikle “şimdi” odağında değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan “şimdinin bağlantısızlığı” vargısı, geçmiş açısından bir konservasyon problemini gelecek açısından ise bir rezervasyon problemini ciddiye almamızı öngörmektedir. Çünkü, içinde bulunduğumuz dönemin entropik inşasına dönük imaları besleyen bir kaos beklentisini kültürel kılmanın yöntemi, “bağlantısızlık” ile bağlamlaştırılmaktadır.
Modern sosyal ilişkiler, artık geleneksel kuruluşlarla açık bir bağıntı içinde olmayıp bu nedenle aşırı derecede kırılgandırlar (Zicderveld, 2013: s.119). Çağdaş kültürel biçimler, doğaları itibarıyla sürdürülemez bir üretim/tüketim sistemine daha ne kadar bağlı kalacak? Sürdürülebilirlik doğrultusunda bir geçişin kültürel içerimleri neler olabilir ve böylesi bir geçişi siyasal açıdan olanaklı kılacak kültürel koşullar nelerdir? (Gilbert, 2013: s.285). Bu sorulara verilecek cevap için gerekli donanımın da adreslendiği bağlantısızlık, parçalanma, kopuş ve öngörülemezlik gibi kavramsal motivasyonlar, sürdürülebilirlik sorunsalını da kültür için ortaya çıkarmaktadır. Zicderveld’in ve Gilbert’in işaret ettiği şimdi ve geçmiş kültürel sürdürülebilirlik sorunsalı, aynı zamanda Szeman’ın vurguladığı biçimiyle “kültürün tüm toplumsal uzamı doldurmak üzere genişlemesi ve dönüşümü, özsel olarak kültürün toplumsalla ya da iktidarla olan ilişkisinin olumlayıcı ya da modernist kavrayışlara dayanamayan, ama bizim uzun zamandır kültürü tahayyül etme biçimimizle aynı şekilde olmasa da, içerisinde her şeyin her nasılsa kültürel olduğu bu yeni durumla ilgilenen kültürel çalışmaların yeni biçimlerini zorunlu kılar (Szeman, 2013: s.314). Bu türden klasik kültür olgusunun direncini ifade yönelimleri değerli gören yaklaşımlar da mevcuttur. Krogh’a göre kültür, “toplumsal bütünleşmenin yanı sıra değişim ve çözülmeye de eğilim gösteren tüm etkenleri kapsayan hacimli bir kavram kabul görmektedir” (Krogh, 1999: s.248).
Genel olarak sarmal yapı özelliği sergileyen kültür, bu özelliği ile daha çok tarihseldir. Tarihsel anlamda kapsayıcı nitelik sergilerken egemen bir konumda ve bağlamda değerlendirilir. Günümüzdeki konumsallığı, geçmiştekinden daha farklıdır. Egemen değildir, bir tanımlayıcı ve betimleyici sıfat olarak özellikle sol tarafına gelen kavramın egemenliği altındadır. Tekil kültür kapsamı artık çoklu ve değişken bir kültürel ekoloji ile yer değiştirmiştir. Kültürün yerini alan kültürler, hem kendi aralarında bir mücadele ve savaş yaşarken hem de birbirlerini tamamlayan örtüşmeler ya da çakışmalara sahip olabilmektedirler. Bu anlamda kültürün olgusal önceliği hem kavramsal olarak hem de konumsal olarak yok olmuştur diyebiliriz.
Askeri güç ve ekonomik baskılar işgal göstergesidir. Kültür ise genellikle fetih göstergesidir. Tarih boyunca buna şahit olmaktayız. Özellikle Türk ve İslam kültürü, işgal karşısında daha çok fetih için en önemli potansiyel olmuştur. Türkler kültürleriyle fethetmişlerdir. Buna karşın kültürel emperyalizm, küreselleşmenin kapsayıcılığıyla işgalci özellikler sergilemiştir ve bugün farklı işgal metotlarıyla sadece coğrafyaları, ülkeleri ve inançları değil, bireyleri de tek tek ele geçirmekte maharet sergilemektedirler. Bir kurum ya da ulus devletin ekonomik, kültürel ve ideolojik gücünü ve nüfuzunu menşe alanının ötesine dış topraklara ve toplumlara genişletme sürecine verilen ad olarak emperyalizm, genellikle şirketler ve ulus-devletler vasıtasıyla kültürel emperyalizmi yaymak için işbirliği yaparlar (Harris, 2006: s.81). Bir başka ifade ile emperyalizm, kültürel odak üzerine temerküz eder ve tesir oluşturur.
Kültürel direnç ve adaptasyon oluşumlarına yansıyan ve bir çok toplumsal tahayyül ve tasvir içinde gelişen sloganlardan biri olan “önce kültür” için bir çok gerekçe sıralanabilir. Burada sanatın desteği göz ardı edilmemelidir. Kültür bir ittifaklar alanıdır. Sanat da bunu olanaklı kılandır. Kültürün başlıca pratiği olarak sanat, kültürün hem muhafazasını hem de yeniden yapılanmasını sevk ve idare edendir. Kültürel mirasın varisleri olarak halkın vekaleti de genel olarak sanatçılara emanettir. Bu yüzdendir ki sanat ve dolayısıyla sanatçı, kültür elçileri, kültür işçileri ve kültür emanetçileri olarak sorumluluk almak durumundadır/hatta zorundadır.
“Önce kültür”; aynı zamanda bir kültürel çalışma/çalışmalar başlığıdır. Hem bir direnç olgusu hem de bir restorasyon bağlamıyla anlam kazanır. Bu noktada benimsediği metodoloji ile ilgiisinde, Oswell’in belirttiği gibi “kültürel çalışmaların sadece disiplinler arasında olmadığını ya da çevreleyen ve destekleyen disiplinlerce şekillenmediğini” de ifade etmek gerekir (2006: S.9). Kültür tartışılabilir ve ikna edici otoriteye, kapsamlılığa, neden ve bilginin temeli üzerinde kararlar vermeye, evrensel katılıma, devredilemez ama sonu olan haklara, ideal öğrenme ortamının yaratımına ve eşitliğe değer verdiği zaman demokratik olur (Knight-Pearl, 2000: s.204). Sonuç olarak Badmington ifadesiyle “kültür anlamlardan oluşur ve bunlar insan tarafından dokunur” (Badmington, 2006: s.387).
Kültür Savaşları Çağı
20.yüzyılın sonu ve 21. Yüzyılın başlarına ait kültürel dönüşümlere temas eden bireyler olarak gündeme getirebileceğimiz ilk kültürel problemin, “kültür savaşları” içerikli bir vargı ile şekillenebileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır. İnformasyon çağı, teknoloji çağı ya da görsel kültür çağı adlandırmalarına muhatap günümüz dünyası, tüm bu adlandırmalara kapsayan olan kültür üst başlığına da ayrıca aidiyet sergilemektedir. Dolayısıyla tünelin ucundaki kavram olarak kültür, 21. Yüzyılda en önemli saldırı ve savunma içeriği olarak büyük rol oynayacaktır/oynamaktadır.
Kültür savaşlarının fitilini ateşleyen ilk ve en önemli olgu, kuramsal arka plan ile kültür içeriklerinin örtüşmesi süreçlerine müdahale olarak anlaşılabilecek “ontolojik ve epistemolojik” dönüşümler gösterilebilir. Kültürel geçmiş, şimdi ve gelecek tasniflerini de kültür savaşlarının diğer gerekçelerine muharrik unsur olarak eklenebilir görebiliriz. Modernizm, Postmodernizm ve Futramodernizm şeklindeki tasnif, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik dönüşüm olarak “kültür” kavramını yeniden konumlandırmanın mücadelesini de bize sunmaktadır. Hem tarihsel tasnif içeriğinin eksen kavramı olan modernizm, hem de kavramsal dönüşümün muhteviyat yönsemelerindeki kaosun temellendirileceği onto-epistemolojik değerlendirme, kültür savaşlarının akademik tarafını açımlamamıza olanaklar sunmaktadır. Özü itibariyle tarihsel epistemolojinin dünyayı, zamanın açıklayıcı bağlamları içerisinde toplumsal varlık ve oluşun yerleştirilmesinden doğan dinamikler ile kavrayan ve süregelen nitelikleri, eleştirel kavrayış ve yorumun doğasını tanımlarken tarihsel tahayyülü bugüne taşıyabilir (Soja, 2017: s.19). Söz konusu tahayyülün sürekliliği ve yansı bulacağı eski başlıkların ne kadarına ulaşabileceği ise ayrı bir muamma özelliği sergilemektedir.
Kellner’a göre kültürel savaşlar, bugünün ve geleceğin inşasını haritalamak ve yönlendirmek isteyen rakip sesler arasında kuramsal savaşlar olarak adlandırabileceğimiz şeyde çoğaltılır (Kellner, 1995: s.49). Söz konusu kuramsal imaların başında çok-kültürcülük gelmektedir. Buna ilave olarak çoklu-kültürel yapılar ve kültürlerarasındalık ilişkileri de ayrıca değerlendirilebilir. Kültür savaşlarının sıcak atmosferi, temas olgusuyla ilintilidir. Kültürel temaslılık öncelikli olarak göç olgusu ve yerleşimcilik politikalarıyla cilalanıp parlatılmıştır. Çağdaş dünyanın coğrafi bütünleşmesi projesinin prototip uygulamalarının ilk örneğini sergileyen ABD, çokkültürlülük ve çokkültürcülük modellemesini de örnekleyen konumundadır. Böylece “çokkültürlülük, neoliberal politikaların uygulanmasıyla birlikte, Batı devletlerinin, onların denetimlerindeki uluslararası kuruluşların ve kültür ağlarının resmi doktrini haline gelmiştir (Artun, 2013: s.40). Bir kültür yaratımının ve buna ilişkin baskın meşruiyetin sembol ülkesi ve küresel pazarı elinde bulunduran görsel yaratıcı güç olarak Amerika, kültürel mücadele ve yerleştirmeci kültürel anlayışlara ilişkin motivasyonları oldukça desteklemektedir. Varlığını ve hayatiyetini bu temel üzerinde belirleyen ABD, dünya üzerinde “tek tip” kültürel motivasyon için popüler kültürün tüm enstrümanlarını acımasızca kullanma öncülüğünü de göstermektedir. Bu gaye için yine kendi icadı olan ve “ağırlıklı olarak kültürel gerekçeler ile beslenen Postmodernizm”, yarattığı simülasyonun içerik üretiminin küresel ideolojilerini de emre hazır mekanizmalara dönüştürmüştür. Kültürün sol tarafına gelen tüm egemen olgular, kültür savaşlarının hem endüstriyel hem de sosyolojik bir çok kapsamını kendisine hedef seçmiştir.
Modernizmin sonunda kurgulanan yeni dünya düzeni içinde belirgin hedef olarak kültürel konformizmin uluslar ve coğrafyalar ötesi sermayesinin ve bakiyesinin yok edilmesini sağlayacak ideolojik temelleriyle postmodernizm, kategorik ve küresel yeni kültürel başlıklar geliştirmede başarı ortaya koymuştur. Bunu hem kültürel aidiyet ve sınıfsallık düzeyinde kamuflaj oluşturarak dinamik kılmış hem de aidiyet ve mensubiyetin değişkenliğini cazip kılarak mümkün hale getirmiştir. Bu yüzden Jankovich’in altını çizdiği gibi “postmodern kültürel biçimlerin sözde ideolojik popüler biçimlerden farklılaştırıldıkları için değerli görmek yanlış olur (Jancovich, 1993: s.153). Etnografyanın metinsel bir ürün olarak önemi göz önüne alındığında, statüsüne yönelik radikal saldırıların disiplinin köklerine saldırması şaşırtıcı değildir. Nitekim, bir zamanlar oldukça istikrarlı olan antropoloji, son yıllarda bir temsil krizi yaşamıştır. Metinsel temeller sarsılmış ve onlarla birlikte, bu temellerin üretim ve alımlanmasını besleyen entelektüel inanç da sarsılmıştır (Adam, 1995: .s.44).
“Kültürünüz yoksa geleceğiniz yoktur” ve “önce kültür” gibi sloganist gelecekçi motivasyonlara ait politikalar şu anda hem Avrupa Birliği hem de dünyanın gelişmiş coğrafyalarında bir “odak çalışma” içerikleri ile önemli ve öncelikli durumdadır. Ülkemiz yukarıda bahsettiğimiz “kültür savaşları”nı hissederek yaşamaktadır. Morley-Robins tarafından vurgulanan “kolektif kültürel kimliğe karşı saldırılar için kimliklerin aktif, dinamik ve tartışmalı doğasını vurgulayan bir alternatif geliştirmemiz gerekiyor (Morley-Robin, 1995: s.72).
Kültür Politikaları ve Yönetimi
Küresel kültürel hakimiyet, küreselden yerele doğru eylem ve yönelim göstermektedir. Buna mukabil eylem ve yönelim ise yerelden küresele doğrudur. Bu türden aksiyon için gerekli donanım ve politikaların sahibi de genellikle devletler ve yönetimleridir. Zicdervel’in altını çizdiği gibi “kültürel faktör, kesinlikle ekonomik ve siyasal faktörün esaslı bir parçasıdır (2013:S.28). Devlet, özel sektör ve toplum, ekonomik ve politik artı değer üretmek amacıyla kültüre yatırım yaparak sanata belirleyici bir politik rol biçerken, sanat ve kültür pratikleri de artık toplumsal hareketlerle aynı strateji ve soruşturma ağının bir parçası olarak değerlendiriliyor (Emmelheinz, 2013: s.171). Dolayısıyla toplumsal donanımın, aynı zamanda politik donanım anlamına gelen bir potansiyel nitelik ortaya koyduğu söylenebilir.
Bugün için kültür politikaları ve yönetiminin kurumsal yapılanmasından daha çok kuramsal içtihat ve teferruata ihtiyacı vardır. Sanayi devriminden öncesi ve sonrasıyla Batı’nın profil oluşturduğu kültürel kapsamlardan çok daha önceleri Doğu’nun, İslam’ın ve Türklüğün kültürel profilleri en önemli referanstı. Bu miras ve temsiliyetin muharrik kıldığı bir müdafaa stratejileri 20. Yüzyıla kadar gündeme gelmemişti ancak son yüzyıl ve yeni yüzyıl, bizim için yeni kültürel ekolojiler ve yeni kültürel aktörler ortaya çıkarmış ya da icat etmiştir. Bu mucitlerin beslendiği ilk kuramsal temelleri oluşturan Frankfurt Okulu’nun başlattığı kültür endüstrisi ve kitle kültürü çalışmalarının izinden yürüyen Amerikan ve İngiliz kültürel çalışmalar geleneği, kültürel emperyalizme getirdiği eleştirel yaklaşımla, medyatik kültürün kullanımlarını anlayarak, iktidar ve kültür ilişkilerine yeni kuramsal çözümler getirmeye çalışır (Maigret, 2011, 187). Kuramsal hegemonya, kitle kültürü istilası için seferler başlattığından itibaren, kültürel kaosu başa bela etmiştir denilebilir. Hegemonya kavramı, kitle kültürünün sözde komplo benzeri doğasına ilişkin savları alaşağı ettiğinden ve kitle kültürüne ait ürünleri, metinleri ve imgeleri direniş alanları sunacak şekilde yeniden tanımladığından, kötümser kitle kültür kuramları için önemli içerimlere sahiptir (Bennet, 2013: s.46). Kültürel akışlar, ulusal kimlik siyasetini ve genel olarak kimlik siyasetini dönüştürüyor. Bu gelişmeler bazı küreselciler tarafından ulus-devlete bağlılığı aşan yeni bir küresel aidiyet ve zarar görebilirlik durumu yaratma olarak yorumlanabilir (Held_McGrew, 2014: s.28).
Kültür politikası, kültür sektörünün ekonomik profilini şekillendirmede temel bir rol oynamaktadır ve kültürel iktisatçılar, kültür politikasının nasıl işlediğine büyük ilgi duymaktadır. Kültür politikası, çoğu zaman piyasa çıktılarına karşı koyarak kültürel sektörün yönünü yönlendirerek belirli hedeflere ulaşmaya çalışır (Towse, 2010: s.32). Towse’a ait “kültür sektörü” vurgusu, kültürel ekonomilerin birincil politik mecra olduğu görüşüne rahat ulaşmamızı sağlamaktadır. Buradan hareketle kitle kültürü hakimiyetinin ve bu minvalde geliştirilecek devlet politikalarının içerikleri için kültürel ekonomilerin gücü de yadsınamaz boyuttadır. Kültür endüstrisi ve kültürel ekonomiler, küreselden yerele doğru bir eylem karakteri sergiler. Bu anlamda bir direnç politikası başlığı ile mukavemet alanı sağlama amacı da bizim için pedagojik önem anlamına da gelmektedir.
Kültür politikaları için bir diğer savunma hattı, kültürel dönüşümlerin tarihsel tahrifat ve güncel tahribat potansiyelini dinamik kılan “yeni kültürel ekolojiler” mucitliğidir. Yeni kültürel ekolojilerin doğal davranışı ve akışkanlığı dahline giren her tür tarihsel yerleşik kültürel sabitlerin tahrifat yaşama olasılığı yüksektir. Hızlı ve tesirli direnç politikalarına ihtiyaç duyulan alan olma özelliği yanında gelecek kültür yapılanmalarına tesir açısından da önemsenmesi gereken başka bir potansiyeli ihtiva etmektedir yeni kültürel ekolojiler. Yeni kültürel ekolojiler başlığının da müfredatlaşması ve pedagojik problem kapsamıyla akademik kılınması zaruridir.
Kültür politikalarının bir diğer pedagojik kapsamı da sanat olarak gösterilebilir. Kültürel üretimin başlıca pratiği olarak sanat hem konservasyon anlamında hem de projeksiyon anlamında geçmişi bugüne taşımanın ve korumanın konservasyonu hem de bugünü gelece taşımanın projeksiyonu olarak daha stratejik kılınmalıdır. Sanatı kültürden bağımsız görmek ve politik icraatın dahline almamak için küresel bir dejenerasyon politikası ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla sanatı, geleceğe dönük tüm kültürel üretim süreçleri içinde düşünmek ve mekanizmal misyonuna destek vermek, bir devlet politikası kapsamı olarak daha da genişletilmelidir. Kültürel üretimler aynı zamanda yerel ve küresel çatışmalardan çakışma çıkarmaya da muktedir durumdadır. Bunun anlamı, birey olarak toplumsal mensubiyet ve temsiliyet noktasındaki kimlik profillerine sahip olabilmenin yine toplumsallıkla koşut bileşenleri değerli görmesine bağlı olarak teslimiyetçi olmamasıdır. Bu profillerin başında da sanatçı gelmektedir. Wolf’un dediği gibi, kültür üreticisi sadece politik bir yaklaşıma sahip birey olmanın ötesinde toplumsal, ideolojik, kültürel yapılanmadan ve üretim koşullarından aynı düzeyde etkilenmektedir... Sanatsal yenilikçiliğin yarattığı politik bilinç ve sunduğu olanaklar sanatçının toplumsal tarihsel süreç içerisinde sanatçı kimliği kazanmasını mümkün kılar (Wollf 2000).
Kültür politikaları geliştirmek ve bunu yönetecek aktörleri ve süreçleri tasarlamak elbette bir pedagojik problemdir. Gelecek kurgularına bağlam oluşturan her stratejik adımda bazen bir endişe bazen de bir şok etkisi yaratacak kültürel hamle olasılıklarını tahayyül edebiliyoruz. Kültürel üretim, tüketim ve hatta yeniden üretim süreçlerinin yeni betimsel karşılıkları ve ekolojik tesir detayları söz konusu olacaktır. Kültür politikaları ve yönetimi, aynı zamanda kültürel üretim, tüketim ve yeniden üretim politikalarını da oluşturmak, geliştirmek ve yönetmek anlamına gelmektedir. Burada dikkat çeken nokta kültürel üretime ait yaklaşımların tasnifi ve bunların referans alınmasına olanak tanıyan bakış açılarını olumlamaktır. Buna Davis tasnifi örnek olarak verebilir. Şöyle ki;
• Politik ekonomi yaklaşımları, kültürel üretimi dolaylı olarak inceler. Söz konusu endüstrinin makro bir resmini oluşturmak için nicel veriler ve kurumsal belgeler toplarlar. Temel pratik işlemler, veri kaynaklarının bulunmasını, bir araya getirilmesini ve bir araya getirilmesini içerir. Devlet kurumları, şirketler ve tüzel kişiler, meslek birlikleri ve ticari yayınlar potansiyel kaynaklardır.
• Metinsel analiz de kültürel üretimi dolaylı olarak inceler. Analiz, kültürel üretimin gerçekleştiği belirli, yerel veya daha geniş toplumsal koşullar hakkında çıkarımlarda bulunmak için kullanılır. Çeşitli nicel ve nitel analiz biçimleri uygulanabilir. Temel pratik işlemler, metinlerin toplanıp seçilmesini ve hangi analiz biçiminin ve öğelerin/kodlamanın uygulanacağının açıklığa kavuşturulmasını içerir. Analiz çeşitli metinlere uygulanabilir: kitle iletişim araçları çıktıları ve yerel (tarihsel belgeler, raporlar vb.) ve metinsel biçimler (basılı, sesli, görsel ve fiziksel).
• Sosyolojik (ve etnografik) yaklaşımlar, doğrudan ve genellikle mikro düzeyde araştırma yapar. Sahadaki çalışmaların çoğu nitel olma eğilimindedir ve görüşme ve katılımcı gözlemi içerir. Temel pratik operasyonlar, kültürel endüstrilerdeki seçkin profesyoneller veya bir alt kültürün (veya sahanın ya da ağın) parçası olan bireyleri seçmeyi, onlara ulaşmayı ve onlarla çalışmayı içerir. Veri toplama, hipotezler ve analizler araştırma süreci boyunca uyarlanmalıdır.
• Kültürel üretim vaka çalışmaları, yukarıdaki yöntemlerin herhangi bir kombinasyonunu içerebilir (Davis, 2008: s.66).
BÖLÜM II
Tematik Üniversite Kurgusu ve Kültür-Sanat Bağlamı
Milli Kültür Bakanlığı
Ülkemizde gelenekselleşmiş bir kültür politikası profiline rastlamak pek mümkün olamamıştır. En azından 2000’li yıllara kadar buna şöyle ya da böyle şahit olduk. Bir başka ifade ile kültür ve sanat anlamında “hükümet politikaları”ndan bir “devlet politikası” üretemedik. Ayrıca, kültürel-politik izdüşümlerde gölge eylemler ve muharrik takviyelerin müşahhas emarelerini de kamusallaştıramadık. Yaklaşık on yıldır söylediğim gibi 21. Yüzyıl bir “kültür savaşları” yüzyılıdır. Batı bu durumun yaratıcısı olarak zaten hedeflerini ve politikalarını en az elli yıllık hazırlamış durumdadır. Gelecekte sıcak savaşların yıkıcılığından daha fazla kültürel yıkıcılıkla boğuşmak durumunda olacağız. Henüz bu savaşlar için mukabele gücümüz ve donanımımız emre hazırdır diyemiyoruz. Kültür savaşları için mevcut bir silahımız var, o da tek sermayemiz olan “kültürümüz ve medeniyetimiz”.
Ülkemizin siyasal kurgusunu genel olarak ideolojik sosyalite ile inanç yönelimlerinin kristalize ettiği bir konformik (kalıpçı-uygucu) kapsam inşa etmektedir. Eskiden beri de böyledir. Zira “sağ” iktidar ya da hükümet yönetiminde kültür ve sanat politikaları ile “sol” iktidar ya da hükümet yönetimindeki kültür ve sanat politikaları arasında farklar gözlemlenmektedir. Bir hükümetin geleneksel eğilimlerine karşı diğer hükümet çağdaş eğilimleri önemli görmüş; bir hükümetin inanç mimarisi ve restorasyon anlayışına diğer hükümet sosyal etkileşim ve temas mekanlarını öncelemiş; bir hükümetin ithal medya üretimlerini önemsemesine diğeri yerli üretimler ile cevap vermeye çalışmış; ve hatta, bir hükümetin sanatçıları ya da entelektüelleri ile diğer hükümetinkiler bile ayrı ayrı operatif kılınmıştır diyebiliriz. Burada oluşan yegane vargımız da “merkezsiz kültür-çok merkezli politika etkileşimleri” biçiminde kendini göstermektedir.
Merkezsiz kültür-çok merkezli politika etkileşimlerinden “Milli Kültür”e geçiş nasıl mümkün olacaktır. Ülkemizde eğitim bakanlığımızın ve savunma bakanlığımızın başında “milli” ibaresi vardır. Eğitimimizin milli’liği ile savunmamızın milli’liği yeni yeni karakterize olmaktadır. Sıkıntılı, sancılı ama kalıcı bir dönüşüme duyulan gereksinim artık kitlesel olarak da hissedilmektedir. Kültürümüzün de milli’liği tartışılmaya açıktır. Kültür ve sanat alanında hükümet politikalarından devlet politikaları geliştirmek için “milli kültür” şuurunun kurumsallaşması, teşkilatlanması ve küresel politikalarla rekabet edip direnç geliştirebilecek duruma taşınmasında aciliyet söz konusudur. Held ve McGrew’in “Büyük Küresel Tartışmalar” başlıklı makalelerinde dile getirdiği gibi “muhafazakarlığın, sosyalizmin ve liberalizmin baskın ideolojik gelenekleri de küreselleşen bir dönemin bütünlüklü bir şekilde okunmasını, böyle bir döneme cevap verilmesi önerebilmiştir(s.8). Uluslar, bir kimlik ve ortaklaşa siyasal kader hissiyatını paylaşan sınıf ötesi ortaklığı içerir (s.24). Kültürel akışlar, ulusal kimlik siyasetini ve genel olarak kimlik siyasetini dönüştürüyor. Bu gelişmeler bazı küreselciler tarafından ulus-devlete bağlılığı aşan yeni bir küresel aidiyet ve zarar görebilirlik durumu yaratma olarak yorumlanabilir (s.28)”. Neticede “ulus kimliği”nin yeni epistemolojileri tartışmaya açılmaktadır. Yeni kimlik profillerinin küresel karşılıkları, milli kültürü yok saymak ve daha ileride de yok etmek üzerine odaklıdır. Kültür savaşlarına karşı “direnç motivasyonları”, milli kültürün ulus kimliğine olan katkısına bağlı olacaktır. Milli kültür için dünyada çok az millete nasip olacak bir olgunun gerçek potansiyel olduğunu ifade edebiliriz: “Kültürel genetik”.
Bizim kültürel genetiğimiz zaten bir kültür-sanat için “devlet politikası zorunluluğu”nu yeteri biçimde ortaya koymaktadır. Kendine yapay kültürler inşa eden, kültür mühendislerini birer mucit kıvamında görevlendiren bölücü küreselliğin ya da yerleştirmeci kültür emperyalizminin çok merkezli politik motivasyonlarına dur demenin yolu, kültürel genetiğimiz ve geleceğe intikal ettirme yeteneklerimiz olacaktır. Türk kültürü ve Türk kültürünün etkileşim havzaları, coğrafyaları ve etnik kapsamları ile ilgisindeki nitelikli mevcudiyeti, yeni kültürel ekolojilerin işgaline de mukavemet için önemli krediler sunmaktadır.
İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi
Kentler, müşterek yaşam alanları ve tüketim kültürü için mensuplarına sunduğu yaşam konforuna katkı sunabilecek sosyallik mekanları ile dikkat çekerler. Kültür merkezleri, sanat merkezleri, galeriler, hobi ve kurs alanları ve diğer kültürel ve sanatsal eğitim mekanları bunlardan bazılarıdır. Genel olarak bakıldığında birbirinden bağımsız ayrı bina ya da mekanlar olarak düzenlenmişlerdir. Sanat ile temas ağırlıklı olarak tüketim odaklıdır. Müze, galeri ya da tiyatro gibi etkinliklerde pasif ve izleyici konumuyla bir kentli, sanatın ve dolayısıyla kültürün kalitesini kentsel kalite ile özdeş düşünebilecek pratiklerde performans sahibi ya da üretici konumda da olmayı yeğlemektedir.
Kent kültürü sanat kültürüyle de karakterizedir. Kentsel günlük yaşamın parselizasyonu içinde sanata ayrılacak zamanın ihtiyacı olan mekanların ulaşılabilir olması önemlidir. Yaşamın zamana bağlı ekonomisi bunu gerekli görür. Kentlerin övünç duyacağı önemli kompozisyonlar söz konusu olmalıdır. İnsana, mekana ve yaşamın konforuna olan inanç gereği bu kompozisyon içinde önemli bir yer, sanatın olmalıdır. Kentsel kompozisyon yalnızca fiziki değil, sosyal ve dolayısıyla beşeri boyutlarda da tasarımlanabilir. Bu anlamda kent yönetimlerinin (sadece belediyeler değil, mülki diğer idareler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları vs.) tümünün iştirak kabiliyetleri geliştirilmeli ve paylaşımın paydası olarak kültür ve dolayısıyla sanat daha etkin kılınmalıdır.
Kentlerin coğrafi, tarihi, doğal ya da akademik potansiyelleri olabilir. Özellikle kapsayıcılık ve uygunluk açısından kendi ekolojisi ile ilintili bir geniş mekan anlayışı ile belli bir komplelik amaçlanarak kompoze edilebilecek bir kültür-ve sanat kampüsü düşüncesi aktif hale getirilebilir. Sanatsal üretimin ve tüketimin (çağdaş telaffuzla üretim-tüketim olgusu olarak dile getirilmektedir) olabildiğince geniş yelpazeli olarak kampüsleşmesi, kent içinde sanatı kentliye ulaştırmanın en akademik ve sosyal yollarından biri olabilir. Kentpark, turizm parkı, eğlence parkı, bilim parkı, müze parkı gibi benzer mekan ve eylemlere benzer nitelikte ve sosyalitede kültür-sanat parkları düzenlenebilir. Yerleşik ve tesirli temas kolaylığı ile güçlü sanatsal mekanlar içinde sanatsal üretim ve tüketimin değerli bir günlük yaşam doğallığına kavuşturulması sağlanabilir.
Dünyada ve ülkemizde kentleşmenin trendleri üzerine bir çok tasarıma ve malumata sahip olabiliyoruz. Çağdaş kent algısı, bizi genellikle yeni yaşam kalıpları ve buna bağlı ideolojiler ile tanıştırmaktadır. Kenti çağdaş yapan nitelikler ile çağdaş kent nitelikleri arasındaki fark, birincisinin sürece ilişkin bir gerçekliğe sahip olduğu, ikincisinin ise yerleşik bir algı oluşturduğudur. Kentsel insicam, insanlar ile mekanların eylemler ile birleşmesinden dinamik almaktadır/almalıdır. Her insanın şu ya da bu şekilde sanat ile bağı söz konusudur. Önemli olan bu bağı süreklileştirici yaşamsallığı ve güncelliği inşa edebilmektir. Bu maksatla bir kültür-sanat kampüsü için aşağıdaki öneriler geliştirilebilir:
Milli Mücadele Şehri, Meşale Şehir, Atatürk Şehri ve İlkadım Şehri gibi tarihi sıfatlar ve kahramanlık unvanlarına sahip olan Samsun’un aynı zamanda sağlık şehri, spor şehri ve sanat şehri gibi unvanlar için de yoğun çaba ve politika ortaya koyduğu söylenebilir. Diğer taraftan Samsun’un bir gençlik şehri, eğitim şehri ve üniversite şehri potansiyeli haiz görüntüsü ve sosyal örüntüsü de dikkat çekmektedir. 1 Nisan 1975 yılında kurulan Ondokuz Mayıs Üniversitesi ve 18 Mayıs 2018 yılında kurulan Samsun Üniversitesi ile iki üniversiteye sahip ve 60-70 bin civarında yükseköğretim öğrenci sayısına erişmiş olan Samsun, tıpkı Anadolu’daki bazı şehirler gibi daha fazla üniversite sayısına sahip olabilecek potansiyeli çoktan haiz durumdadır.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nin Samsun’un İlkadım sınırları içinde bulunan Güzel Sanatlar Kampüsü, Türkiye’nin bir üniversiteye bağlı ilk ve tek tematik sanat ve tasarım kampüsü olarak yaklaşık on yıldır hem Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nin hem de Samsun’un hizmetindedir. Bu nitelik ve donanımları ile Samsun, üçüncü bir devlet üniversitesini şehir olarak kuvvetle benimseyebilir. Samsun’un Atakum ilçesinde Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Canik ilçesinde de Samsun Üniversitesi yerleşkeleri vardır. Samsun’un merkez ve en büyük ilçesi olan İlkadım bir üniversiteye sahip değildir. İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi’ne de isim olan ilçe olarak İlkadım’ın da bir üniversite yerleşkesine sahip olması söz konusu olabilir. İstanbul, Ankara ve İzmir dışında en az dört üniversiteye sahip olan Konya, Kayseri ve Gaziantep şehirlerine Samsun ve Karadeniz bölgesi eklenebilir. İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi profili, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisinden ve Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden daha farklı bir içerik olarak ”kültür”ü odak almaktadır.
Samsun İlkadım sınırları içinde bulunan bağımsız bir akademik yerleşke olarak Güzel Sanatlar Kampüsü, “İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi” için müsait olmakla birlikte, diğer iki üniversitemizden ayrılacak tematik ve butik akademik örüntüsüyle bölgenin olduğu kadar, ulusal ve uluslararası beklentilere cevap verecek çalışma ve etkinlikleriyle bilim ve sanatın müşterek kapsamlarına hayatiyet kazandırırken, kültürü önceleyecektir. İçerdiği fakülteler ve diğer akademik birimler sayesinde örnek bir kültür-sanat içerikli butik üniversite profiliyle daha gelecekçi, çağdaş ve küresel ve bir o kadar da yerel ve projektif davranış ve örüntüleri işleyecektir.
İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi için düşünülen akademik birimler:
İlkadım Güzel Sanatlar Kampüsü
1975 yılında kurulan ve içinden Amasya, Sinop ve Ordu Üniversitesinin bir kısmını çıkaran Ondokuz Mayıs Üniversitesi, halen 50 bine yakın öğrenci potansiyeli ile Samsun’un en önemli ve dinamik kitlesine sahip görünmektedir. Samsun içinde ilçe meslek Yüksekokulu kampüslerini saymazsak Kurupelit Kampüsü ve eski adıyla İlkadım Kampüsü’nden oluşan iki kampüse sahip Üniversitemiz, şehre en yakın kampüs olma ve iki büyük yerleşkenin ortasında bulunma konumu ile dikkat çeken İlkadım Kampüsü, 2013 yılında Üniversite Senatosu kararı ile OMÜ Güzel Sanatlar kampüsü adını almıştır.
OMÜ Güzel Sanatlar Kampüsü şehrin iki önemli park alanlarından biri olan ve içinde turizm alanları, eğlence alanları, dinlenme ve gezi alanları ile spor tesislerinin de bulunduğu Batıpark yerleşkesine komşu, hatta Batıpark’ın bir parçası konumundadır. Anakent’e 5 km, İlkadım Beldesi sınırları içinde, Atakum Beldesine sınır ve Üniversite’nin ana kampüsü olan Kurupelit Kampüsü’ne de 12 km mesafededir. Anayol Atatürk Bulvarı ile Batıpark sahil yolu arasındadır. Tramvay yoluna sınırdır ve tramvay durağının adı da “Güzel Sanatlar”dır. Bu tarif ve konum bilgilerinden sonra Güzel sanatlar Kampüsü’nün Üniversite ve Samsun kenti için stratejik önemine de değinmekte yarar vardır.
OMÜ Güzel Sanatlar Kampüsü ülkemizde ilk ve tek akademik anlamda bir kampüs kimliğindedir. Bu üniversitemiz ve kentimiz için önemli bir hamle ve geleneksel kalitemizin sembol ifadesiyle bir “ilk adım”dır. Üniversitemiz açısından katkı sağladığı vizyon niyteliği olarak çoğu sanat ve tasarım ya da güzel sanatlar fakültelerinin bir binaya sıkışık biçimde gerçekleştirdiği eğitim-öğretime nazaran bir kampüs olarak farklılık arz etmektedir. Kentimiz için ise özellikle kültür ve sanat etkinliklerinin akademik-pedagojik kapsamının dışında sosyal ve paylaşımsal bir mekan kompleliği sergilemesi açısından bir kazançtır.
Güzel Sanatlar Kampüsü düşüncesini besleyen bazı detayların mevcudiyeti söz konusuydu. Özellikle ülkemizin sanat eğitimcisi yetişmesine önemli katkıları olan bir Resim-İş Eğitimi öğretmenliği ve Müzik Eğitimi öğretmenliği bölümlerinin varlığı, yılların deneyimleri ile birleşen sanatsal etkileşim dinamikleri ve kentimizin önemli ve çeşitli sanatsal potansiyelleri gözlemlenmekteydi. Ayrıca kentimizin 1980’li yıllardan beri ön lisans ve lisans sanat eğitimi geleneği, 1995 yılında açılan Güzel Sanatlar Lisesi, Belediye Konservatuvarları, Ülkemizin yedinci Devlet Opera ve Balesi, birkaç yıldır faal olan Ondokuz Mayıs Devlet Konservatuvarı ve nihayetinde dört yıl önce kurulan ve şu anda dördüncü bölümünü açmak üzere olan ve hızla büyüyen Güzel Sanatlar Fakültesi, böyle bir kampüs düşüncesinin başlıca dinamikleri oldular. Şu anda Güzel Sanatlar Kampüsü’nün yapısal ve etkinliksel anlamda fiziki, akademik ve sosyal tasnifi ile ilgili şunlar söylenebilir:
Kültür Sanat ve Turizm Akademisi Derneği (KÜSAD)
Samsun’da faaliyet gösteren bir çok kültür ve sanat dernekleri mevcuttur. 2011 yılından 2023 yılına kadar faaliyet gösteren Samsun Kültür ve Sanat Platformu Derneği’nin şemsiyesi altında yirmi (20) civarı dernek oldukça önemli çalışmalara imza atarken, platform olarak da yerel ve ulusal proje ve etkinlikler gerçekleştirmiştir. 2023 yılında dernek faaliyetlerine son verirken yerine daha akademik temsiliyetli ve projektif üye profilleri teşkili ile “Kültür Sanat ve Turizm Akademisi Derneği (KÜSAD) kuruldu. Yine Samsun merkezli olmak üzere yerel, ulusal ve uluslararası anlamda projeler ve etkinlikler gerçekleştirme gayesi ile kurulan KÜSAD’ın en büyük hedefi “İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesiéni kurmak için çaba ve çalışma gerçekleştirmek ve bu süreci yönetmek olarak değerlendirilebilir.
BÖLÜM III
Değerlendirme ve Sonuç
Kültür, dünyanın ve insanlığın varoluş gayesidir. Hayatiyetini biçimlendiren sonsuzluğu içinde barındıran bir olgudur. Kültürel üretimin dinamikleri muhtelif ve değişken iken tesirleri de büyük ölçüde dönüştürücüdür. Bir üretim ve tüketim sürecine indirgenecek kadar operasyonel- küresel yeni sosyal ekolojilerin özellikle tekno-kültürel kapsamları, doğal olarak kültürel yeniden-üretim yönsemelerine yapay bir odak oluşturabilmektedir.
Değerlerin yok oluşu için yeni değerler ikame etme savaşı, kültürlerarası savaş çağı olarak günümüzü yeniden adlandırmaktadır. Her çağın bir doğrudan adlandırılması bir de dolaylı adlandırılması söz konusudur. 21. Yüzyılın dolaylı adı” kültür savaşları yüzyılı” olarak vurgulanabilir.
Eskiden olduğu gibi bugün de bir çok kapsama ait değerin tahvil edildiği değer, “kültürel değer”dir. Ama biraz daha farklı bir değer ikamesidir bu: “Değer ile eder”in müştereğinden çıkan kapital. Konservatizm, Sosyalizm ve İdealizm’in Kapitalizm ile olan izdivacı, “küresel kültür” olarak daha tesirli ve güçlü bir Emperyalizm’in temsilidir. Küreselleşmenin muharrik kıldığı ve yönettiği toplumsal etkileşimler, sistematik yönelim ve davranış örüntüleri ile kurgulanan yeni ekolojilerin ve dolayısıyla yeni tekno-uzayların genişleyen hacmi ve tesiri, insanlığın muhatap edildiği ama hissedilmeyen bir tehdit kapsamına da işaret eder.
Ulus devletler aynı zamanda kültürel ayrımlar ile karakterizedir. Kimlik ve kader bir kültürün aynı zamanda potansiyelidir de. Kültürel hakimiyetin yerel dirençlerde ve direnişlerdeki muhalif karşılığına ait operasyon, “tersine küresellik” içerikli bir metodoloji ile tesirsiz kılınabilir. Çünkü küresel örgütlenme ve buna bağlı hiyerarşiler iktisadi, sosyal ve kültürel bölünmeleri destekleyen, düzenleyen ve yöneten bir donanımı da gerektiğinde yenileyerek güncelleyebilen ve dönüştürebilen güce sahiptir.
Yeni metinlerin yazıldığı, yeni imgeleri etkileşimsel kılındığı ve meta-fantastik olguların etkin failleri olarak tarif ve tasnif edildiği bireysel-kitlesel tahakküm aparatları insan öznenin yerine ikame edilirken, yeni bir kaos estetiği ve entropi tarifnamesi ayrıca geliştirilmektedir. Etno-kültürel gelenekler artık eko-kültürel gelecek ile dönüşüme uğramaktadır. Yeni kültürel ekolojiler kapsamında pazarlanan eko-kültürel profil, söz konusu ekolojiyi kaos motivasyonlarıyla güçlü bir şekilde beslemekte ve pazarlamaktadır. Kültürel karamsarlık, bir derin deprem şiddetinden daha hasarlı olan kültürel iyimserlik senaryolarıyla aldatılmaktadır.
Bu noktadan sonra kültürel genetiğin, deneyimin ve mirasın pedagojik gerekçelerinin ortadan kaldırılmasına, sosyal belirsizliklerin kurumsal normalleşmesine ve daha ötesinde muhayyel müesseseler üzerinden politik ve ideolojik gündemlerin parlatılmasına karşı “benlik” inşası, esas ve öncelikli kılınmalıdır. Bu görevi yerine getirebilecek müesses şuur ve müşahhas kimlik kalıbı, bu milletin hala kuvvetli ve hakim özelliği olarak varlığını sürdürmektedir. Söz konusu mukabele, muhalefet ve müdafaa için mücadele odakları olarak yeni akademik profillerin gerekliliği ön plandadır. Özellikle “kültür politikaları ve yönetimi” üzerinden bir akademik yapılanmanın kültürel ve sanatsal donanımlar ile bağı ve bağlamsallığı yerel, ulusal ve uluslararası anlamda tesis ve dolayısıyla tesir inşa etmekten geçer. Kültür için atılacak çok aha fazla adım vardır. Kültürümüz için ise adımlarımızın kıymet takdirine acil ihtiyaç vardır. İlkadım Kültür ve Sanat Üniversitesi’nin odaklandığı başlıca temel olan “MİLLİ KÜLTÜR”, geçmiş geçmiş içim, geçmiş gelecek için, gelecek geçmiş için ve gelecek gelecek için misyon ve vizyon geliştirmek niyetindedir. Çünkü “geleceğe atılan her adım, ilk adımdır”, O da “İlkadım”dır.
21. yüzyıl kültür savaşlarının kazananı olmayacaktır ancak kaybedeni çok olacaktır. Türk Kültürü’nün kaybetmeyen olması ümidiyle, kültür ve sanatın daha çok takdir görmesi ve desteklenmesi mutlak surette politik bir hedeftir, hatta bir devlet politikası olarak gelecekçi bir motivasyonun odağıdır.
Yararlanılan Kaynaklar